Brokoli Çorbası

 

Brokoli ÇorbasıMalzemeler:

  • 0,5 kg brokoli
  • 3 su bardağı su
  • 1 su bardağı süt
  • 50 g tereyağı
  • 1 adet soğan
  • 2 çorba kaşığı un
  • Tuz

 

Yapılışı:

Brokoli 3 su bardağı suda 20 dakika kadar haşlanır. Soğan, tereyağında un ile birlikte kavrulur. Brokolinin haşlama suyu kavrulan soğanın üzerine 3 bardak suya tamamlanarak sütle birlikte eklenir. Brokoliden küçük bir parça ayrılarak kalan brokoli de son olarak çorbaya katılır. Çorba kaynamaya başlayınca blender yardımıyla parçalanır. Birkaç dakika kaynamaya bırakılır. Çorbaya eklenmeyen brokoli, çorba servis edilirken minik parçalar halinde çorbanın üzerine atılır.

Yemek kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Brownie

BrownieMalzemeler:

  • 125 g tuzsuz tereyağı
  • 320 g bitter çikolata
  • 1,5 su bardağı toz şeker
  • 3 adet yumurta
  • 1 su bardağı
  • elenmiş un
  • 2-3 çorba kaşığı (35 g) kakao
  • 1 çay kaşığı kahve
  • Vanilya
  • Yarım çay kaşığı tuz
  • 1 su bardağı ceviz

Yapılışı:

Yumurta, şeker ve vanilya köpük kıvamına gelene kadar çırpılır. Tereyağı ve çikolata benmari usulü eritilir. Karışım eriyince kahve ve kakao eklenir. Elde edilen karışım oda sıcaklığının biraz üzerine kadar soğuduktan sonra yumurtalı karışımımıza azar azar eklenerek karıştırılır. Tuz ve un karışımın içine tahta bir kaşık yardımıyla azar azar yedirilir. En son olarak da cevizler büyük parçalar halinde kırılıp eklenir. Karışım yağlı kağıt serilmiş kaba dökülür. 180 derece ısıtılmış fırında 25 dakika pişirilir. Yarım saati aşan sürelerde Brownie’nin içi de sertleşeceğinden kendine has yaşlığını kaybedecektir. Bu yüzden 30 dakika sınırı aşılmamalıdır.

Yemek kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Garcia’ya Mektup

Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya arasındaki savaşın bir aşamasında ABD Başkanı, çok acele olarak Küba’daki isyancıların önderi Garcia’ya bir haber göndermek istedi.

Garcia, hangisinde olduğu bilinmeyen Küba Dağlarından birinde ve nerede olduğu bilinmeyen Küba dağlarından birinde ve nerede olduğu bilinmeyen onlarca sığınaktan birinde saklanıyordu. Kendisine posta yada telgraf yoluyla ulaşabilmek olanaksızdı. ABD Başkanı’nın ona, ne denli önemli bir haber göndermek istediğini bilen çevresindekiler, Garcia’ya bir haberin, ancak ‘elden götürebilecek’ bir mektupla ulaştırılabileceğini bildirmek zorunda kaldılar. Başkan’ın çaresiz bakışları karşısında cevap, çevresindeki subaylardan birinden geldi. “Benim birliğimde Rowan adında bir çavuş vardır.” dedi. Kimsenin nerede olduğunu bilmediği Garcia’yı o bulabilir ve mektubunuzu kendisine ulaştırabilir.”. Bu cevaba Başkan’ın aklı pek yatmamıştı ama ortada yapılabilecek başka bir şey yoktu.

Elbert Hubbard

Rowan çağırıldı. Kendisine, Garcia’ya gönderilecek mektup uzatıldı ve…”Bunu Garcia’ya teslim edeceksin” denildi Rowan mektubu aldı, üniformasının yanındaki deri kesenin içine koydu, kesenin ağzını sıkıca büzdükten sonra, göğsünün üzerine kayışla bağladı. Önce Başkan’a selam verdi, sonra komutanlara, en sonra da kendi komutanına selam verdi, dışarı çıktı.

Rowan, yola çıktıktan tam dört gün sonra, gecenin karanlığından yararlanarak, üstü açık bir kayıkla Küba sahillerine vardı. Küba’nın balta girmemiş ormanlarına dalıp, gözden kaybolduktan üç hafta sonra, adanın öteki yakasında ortaya çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi yürüyerek bir uçtan öteki uca geçti ve Garcia’ya mektubunu teslim etti.

Burada size Rowan’ın Garcia’ya mektubu götürebilmek için ne zorluklar atlattığı, ne tehlikeler geçirdiğini anlatacak değilim. Onun ne denli kahraman bir asker olduğunu da anlatacak değilim. Yalnızca bir noktayı, hem de çok gereksinim duyduğumuz bir noktayı iyice belirtmek için yazıyorum size bunları.

ABD Başkanı’nın makam odasındaki olayı, ana çizgileriyle bir kez daha gözden geçirelim: ABD Başkanı Mckinley, Garcia’ya teslim edilmek üzere Rowan’a bir mektup verdi. Ona yalnızca “Bu mektubu Garcia’ya teslim edeceksiniz” dedi. Rowan mektubu aldı, göğsüne bağladı, selamını verdi ve odadan çıktı. Lütfen dikkat ediniz: Rowan, “Garcia nerede?” diye bir soru sormadı. “Garcia kim?” diye bir soru da sormadı. Yaptığı tek şey, kendisine verilen görevi almak oldu. Zaten kendisinden beklenen, onun da yapması gereken buydu. Rowan, ülkesinde her okula heykeli dikilebilecek ve yetişen tüm kuşaklara örnek olarak tanıtılabilecek bir ölümsüz kahramandır. Fakat bugünün gençleri onun kahramanlığından çok, başka bir özelliğini iyi anlamalıdırlar. O da, verilen görevi yerine getirebilmek için hemen harekete geçmek ve görevi eksiksiz tamamlayabilmek için tüm enerjilerini bir noktaya toplamak disiplinidir.

Özetle, Garcia’ya yazılan mektubu almak, hemen götürmek için yola çıkmak ve mektubu Garcia’ya teslim ederek görevi kendinden beklendiği güven ve düzende tamamlamak sorumluluğu ve terbiyesidir. General Garcia şimdi yaşamıyor, fakat yeryüzünde başka Garcia’lar var ve o Garcia’lara gönderilecek başka mektuplar var. Çevremize baktığımızda ise, genellikle güçsüz, isteksiz, gönülsüz ve umursamaz kişilerle karşılaşıyoruz.

Yönetici olarak görev yaptığınız iş yerinde, varsayın ki altı yardımcınız var. Bunlardan birini çağırın ve kendisinden şöyle bir istekte bulunun:”Lütfen benim için ansiklopediye bakıp, CORREGIO’nun yaşamına ilişkin özet bir bilgi hazırlayın.” deyin Yardımcınız size, “Peki efendim.” deyip, bu görevi yapmaya hemen gidecek mi? Boş yere umutlanmayın. Büyük bir olasılıkla böyle bir şey yapmayacak. Donuk bir ifadeyle yüzünüze bakacak ve size şu sorulardan birkaçını soracaktır; “O kimdir? Hangi ansiklopediden bakayım? Fakat bu görev benim sorumluluk alanıma girmiyor ki efendim…Bismarck’ın yaşam öyküsünü istemiyorsunuz değil mi? Bunu benden daha kıdemli bir arkadaş yapsa daha iyi olmaz mı efendim? Yaşamı hakkında bilgi istediğiniz bu kişi halen yaşıyor mu, yoksa ölmüş mü efendim? Acelesi var mı, yoksa elimdeki işi bitirdikten sonra yapsam olur mu? Ben ansiklopediyi bulup getirsem olur mu, yoksa oradaki bilgiyi aynen kopya çekmemi ister misiniz?”

Siz tüm bu soruları büyük bir sabırla cevaplayıp, kendisinden bu bilgiyi nereden bulacağını tane tane açıkladıktan sonra bile çalışma arkadaşınız, hiç kuşkum yok, kendi bölümüne gidecek ve kendi bölümüne gidecek ve kendi yardımcıları arasında Garcia’ya Mektup’u götürecek bir kişiyi aramaya çalışacaktır.

Benim yüreğim, evde olduğu zaman da işten uzakta olduğu zaman da işini yapan adamdan yanadır. Garcia’ya götürmesi için kendisine verilen mektubu alıp, cebine koyan, fakat aptalca sorular sormayan adamdan yanadır. Uygarlık, işte bu çaptaki kişiler için uzun ve biraz sıkıntılı bir soruşturma dönemidir. O her kentte, kasabada, köyde ve her büroda, mağazada ve fabrikada vardır. Dünya, işte bu çaptaki kişilerin sorumluluk ve iş terbiyeleriyle ayakta duruyor. Tüm insanlık, evrimini, biraz daha hızlandırabilmek için, bütün gücüyle, işte bu bilinç, bu terbiye ve bu çaptaki kişileri arıyor.

Elbert Hubbard

Mart 1899

Düzyazı, Edebiyat kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İnsan Kopyalamaya Çeyrek Var!

Ne o; kopyanız yapılır diye ödünüz mü kopuyor? Hala kadere karşı koyulabileceğini mi düşünüyorsunuz? Boş verin , yakında alışırsınız. Siz hep eşinizin benzerinizin olmadığıyla övünürdünüz ya; işte o tavırlarınızı artık rafa kaldırmanız gerekecek. Zira bir sabah uyandığınızda karınızı bir kopyanızın kolunda, otomobilinizi bir başka kopyanızın altında görebilirsiniz. Sonra “Bu bir karabasan!” diye kırk defa tekrarlarsınız da yine de gerçekleri değiştiremezsiniz.

KlonKarınızı, otomobilinizi ve belki işinizi kopyalarınıza kaptırdıysanız, bu işin kötü yanı. Pekiyi, kopyalamanın hiç mi iyi yanı yok? Mesela Hilmi Ağa’nın biricik kızının karnındaki şişlik yüzünden köyde artık eskisi gibi namus cinayetleri işlenmeyecek. Köyün muhtarı, çobanı, delisi, imamı kızcağızdaki şişkinliğin müsebbibi olarak gösterilip öldürülemeyecekler. Kız bu haltı pekala tek başına da işleyebileceğinden yalnızca kızın katli köy namusunun pür-i pak edilmesi için kifayet edecektir.

Kopyalamadan ne kadar korkarsak korkalım, insanoğlu doğanın mümkün kıldığı ve gücünün yettiği her türlü eylemi gerçekleştirmedi mi? Havva Ana’mızın yasak elmayı yemesinden, Amerika’nın atom bombasını atmasına kadar ki suç listemiz bayağı kabarık. Yani insanoğlu olarak sabıkalıyız. Yani yeni bir suç işlemeye de meylimiz var. Anlaşılan o ki, sıradaki icraatımız, şu kopyalama hadisesinin insanda denenmesi olacak.

Yunus Emre’nin şu şiirini çok manidar buluyor ve “Acaba Yunus, yıllar önce gelecekte bir gün kopyalama yapılacağını tahmin mi etmişti?” diye soruyorum.

Beni bende demen
Bende değilim
Bir ben vardır bende
Benden içeri…

Kim bilir belki de kopyalama tekniği, ideoloji veya futbol takımı farkından dolayı birbirlerini öldüreceklerini haykıran insanların, ölecek kadar da cesur modellerini peydahlamada kullanılır. Olur ya kopyalama belki de siyasi alanda gerçek yerini bulur.Siyasi liderlerin laf, gaf ve laf-ı güzaf yapanları yerine icraat yapmaya daha yatkın olarak üretilmiş tipleri halkın hizmetine sunulur.

Vaziyet bu merkezde ilerlerse başımıza bir şey yağacak ve ben bunun taş olmasından korkuyorum. Haydi hayırlısı…

Düzyazı kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Mutlu Yıllar

Hava kararalı sekiz saat kadar oldu. Buz gibi bir hava. Üşümemek için paltomun yakasını kaldırdım ama bu hareketim rüzgarın kulaklarımın yanından ıslık çalarak geçmesini önleyemedi. Sokak lambaları yine yanmıyor. Onun yerine gökyüzünde asılı bir portakal gibi duran ay yoluma ışık tutmaya çalışıyor. Tabii bacalardan, en çok da kalorifer bacalarından çıkan dumanlar onun ışığını kesmediği sürece. Soğuk hava olası yağmuru habercisi gibi. Soğuktan birbirine çarpan dişlerim beni burnumu paltomun içerisine gömmem için uyarıyor. Bu soğukta değil küçük bir burnun, bir kutup ayısının dahi dışarıda kalmasına dayanamam. Birden olağandışı sesler duydum. Başımı sesin geldiği yöne doğru çevirdim. Ak sakallı bir ihtiyar çöpü karıştırıyor. Merakımdan, ayaklarım beni ona doğru götürdü.

Santa Claus "Noel Baba" – Selamünaleyküm Bey Amca.

dedim. Döndü, kerhen yüzüme biraz baktıktan sonra,

- Aleykümselam.

dedi. Bu arada diğer çöpe yöneldi. Tam çöpün içine eğilmişti ki kapkara bir kedi can havliyle kendini dışarı attı. Ak sakallı ihtiyar önce biraz korktu, sonra tebessüm etti.

- Zavallıcık… O da benim gibi kısmetini çöplükte arıyor.

dedi.

- Adın ne bey amca?

- Claus, Santa Claus. Noel Baba da derler.

- Tabii, eminim öyledir. Benim adım da Napolyon.

Besbelli açlık başına vurmuş bir mecnun dedim kendi kendime. Noel Baba benim bildiğim kadarıyla tombul, göbekli bir adamcağızdı. Bununsa 657′ye tâbi bir vatandaştan farkı yok.

- Görüşmeyeli bayağı zayıflamışsın Claus.

dedim. Güya dalga geçiyorum.

- Evet 42 kilo verdim. Buna en çok sevinen de kızağımı çeken geyiğim Vincent oldu. Yükü bayağı azaldı. Herkes benim hediye dağıtma işini bedava yaptığımı sanıyor. Son yıllarda beş kuruş bahşiş alamaz oldum. Geçen gün memleketim Demre’deydim. Orada hemşehrilerim bile bir lokma bir şey vermediler yemem için.

- Zamanın gereğini yapmışlar Claus. Kimse kimseye yardım etmiyor artık.

- Doğru galiba. Bunu anlamam biraz güç oldu. En son 130 sene evvel gelmiştim buralara. O zamanlarda da insanlar pek iyi günler geçirmiyordu. Buna rağmen herkes yardım elini uzatabilmişti. Bu gelişimde bir hediyelik eşya mağazasında iş buldum ama onlar da Noel Baba’ya para verilmese de olur dediler, hizmetimi beleşe getirmeye çalıştılar. Hem sigorta da yok. Biz de işte böyle yollara düştük.

Bu sırada karanlığın arasında bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. İnanılır gibi değil. Bir geyik bu. Gerçek bir ren geyiği. Acaba, ihtiyar gerçekten Noel Baba mıydı? Aman Allah’ım! Bu Claus. SANTA CLAUS!!!

- Niçin bir tane?

- Ne?

- Geyiği diyorum. Daha fazla olması gerekmiyor muydu?

- Öyleydi. Aç kalmamak için yedim.

- Nasıl yaparsın? Asırlardır sana hizmet etmişlerdi oysa. Sen… sen… evet sen bir canisin.

- Yaa öyle mi? Siz değil misiniz peki? Yıllardır yaptığınız savaşlar hepinizin yüz karası. Benim hayatta kalmak için yaptığım şeyi siz alışkanlık olarak yapıyorsunuz. Siz maçlardan sonra bile galibiyetlerinizi birbirinizi vurarak kutluyorsunuz. Yalan mı? Cevap veremiyorsun, susuyorsun. Çünkü biliyorsun ki cürümünüz büyük.

Söylediklerinde gerçekten haklıydı. Anlaşılan oydu ki kaybetmediği tek şey Sevecenliği babacanlığıydı. Tüm yaşadıklarına rağmen gözleri sevgi dolu bakıyordu.

- Claus.

- Efendim.

- Size kanım çok ısındı. Size baba diyebilir miyim?

- Elbette evladım. Zaten genellikle öyle derler.

- Baba, Noel Baba. Bütün yıl Noel için hazırlık mı yapıyorsun?

- Maalesef öyle. Aslında Noel tam bir saçmalık. Uymayayım diyorum şu delilere, dayanamıyorum. Huyum kurusun, insanları mutlu etmek en sevdiğim şey. Bir de geyiğimle geyik muhabbeti yapmaya bayılırım. Fırında hindi dolmasına da bayılırım ama gördüğün gibi kuru ekmeğe talim ediyoruz.

Yağmur başlamasa Noel Baba’yla sabaha kadar sohbet edebilirdim. Ayrılırken elimi cebime daldırdım. Bir milyonluk ve birkaç bozuk para çıktı cebimden. Sonra aklıma piyango biletim geldi. Bileti geyiğin semerine sıkıştırırken Noel Baba itiraz etti ama ısrarlarıma dayanamadı, aldı. İkimizin de gözleri dolu dolu olmuştu. Uzaklaşırken arkamdan bağırdı:

- Mutlu yıllar delikanlı, mutlu yıllar…

Bu hikayenin sonunu nasıl bağlayacağımı merak ettiniz mi? Meğer her şey rüyaymış desem dudak bükeceksiniz klasik numara diye. Hayır, rüya değil. İnanın her şey gerçek. Bana inanmıyor musunuz? İnanın inanın.

Edebiyat kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Davulcu

- Neriman. Davulun tokmağını bulamıyorum. Nereye sakladın yine?

- Geçen yıl Ramazan bitince söylemiştim sana tokmak yine lazım olacak, iyi sakla diye. Nereye koyuysan bul şimdi. Senin bu düşüncesizliğinden, paspallığından gına geldi artık. Annem söylemişti zaten, o adam sana göre değil, gençliğine yazık diye. Beni ne doktorlar, avukatlar…

Neriman Hanım’ın sözleri bitmeden sert bir kapı kapanma sesi duyulur. Ramazan Bey tokmağı bulmuş, karanlık sokaklara dalmıştır bile. Bu sahur davulculuğu işini geçen yıl iş arkadaşı Şaban önermişti ona. Ramazan Bey bu işten hatırı sayılır bir para kazanmasa da birkaç eksiğini gediğini kapatabilecek kadar bahşiş kopartabiliyordu. Günü nasıl da zorlu geçmişti Ramazan Bey’in. Kafası bir sürü sorunla meşgul, davulun ipi memuriyetin alametlerinden olan kamburunu bir o kadar daha büküyor.

Güm güm de güm güm

“Ah Neriman, peki sen bana hiç gün yüzü gösterdin mi? Bir sabahçık olsun ben işe giderken arkamdan güle güle kocacığım dedin mi? Ne gezeeer. Her gün kavga, her gün niza.”

Davula daha hızlı vurmaya başlar:

Güm güm de güm güm

Güm güm de güm güm

“Güya tokmağı ben kaybetmişim. Ulan tokmağı ben kaybettiysem, tokmak senin çamaşırlarının arasından nasıl çıkıyor be. Şu mübarek Ramazan’da kötü kötü söyletecek beni.”

Davula tüm gücüyle vurur:

Güm güm de güm güm

Güm güm de güm güm

Bu sırada pencerelerden birkaç baş fırlar.

- Uyandık be kardeşim. Yeter, yavaş çal şu davulu.

- Nerede o davulcu? Hanııım, mermileri nereye koymuştun?

Ramazan Bey hiç kimseyi duymaz.

“Tabii, biz eşek olduktan sonra semer vuran çok oluyor. Evde aynı terane, işte aynı. Ah o şef olacak Temel Bey. Daha doğrusu Dangalak Temel Bey. Bana sorsanız soğan başı bile olamaz ya, bizim başımıza gelmiş. Şimdi burada olacak ki şu tokmağı kafasına kafasına…”

Güm güm de güm güm

Güm güm de güm güm

“Sen tut on beş yıl mürekkep yala, yirmi iki yıl bir kırık masada dirsek çürüt, üç kuruş maaşına rağmen rüşvetlere tenezzül etme, kimse de senin kadrini bilmesin. Ramazan Bey yapsın, Temel Bey terfi etsin. Yükü taşıyan eşek, soluyan it.”

Güm güm de güm güm

Güm güm de güm güm

- Sustur şu davulu. Artık herkes yemeğini yedi. Neredeyse ezan okunacak.

- Hanııım. Hâlâ mermileri bulamadın mı?

- Ulan ben senin gibi davulcunun…

Güm güm de güm güm

“Böyle karıya… böyle kaynanaya…böyle şefe…böyle dünyaya…”

-Kocacığııım, mermileri buldum al.

“Böyle kadere… böyle davula…”

İki el silah sesi duyulur, küçük bir de feryat…

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Biz Adamı Severiz…

Sevmek ne kelime, bayılırız. Hele bir de üç beş gol sıralamışsak küfürler, pardon tezahüratlar göğe yükselir. Tribünlerden aşağı ağzımızdan tükürükler saç saça rakip oyunculara ve hakeme sevgimizin ne kadar derin olduğunu ifade eden şarkılar söyleriz. Futbolcuların ama özellikle de rakip futbolcuların susamış olabileceklerini düşünerek su şişelerini ve ayranları sahaya en çabuk varabileceği şekilde ulaştırırız. Fedakarlığın hududu mu olurmuş? Futbolcuların ve hakemin nafakasının temini de üzerimize vazifedir. Gönlümüzden koptuğunca bozuk paraları futbolcuların üzerine yağmur gibi yağdırırız. Hakem eğer delikanlıca (!) bir karar vermişse spor aşığı bir yönetici sahaya iner ve kararı kutlamak için gökyüzüne şarjörü boşaltır. Böylece yönetici de maçın bir karnaval coşkusu içinde geçmesine naçizane katkıda bulunur.

Tezahüratlarda kimse unutulmaz. Bu delikanlı hakemi yetiştiren ailesi de minnet duygularıyla anılır. Hatırlamaktır amaç emeği geçenleri ne de olsa. Bu yüce gayeyle güfteler yazılır, besteler yapılır.

Futbol sevgisi derler bunun adına. Bu sevgi hiçbir şeye benzemez. Bu sevginin baş mimarları olan futbolcular tabii ki bir sevgi seli ile mükafatlandırılmalıdır. Maçın bitiş düdüğüyle tüm gerçek futbolseverler sahaya inerler. Yakaladıkları futbolcuyu öperler öperler öperler. Soyunma odasına biraz erken giden futbolcu varsa futbolseverler minnet duygularını onlara da göstermek için soyunma odasına minik minicik bir baskın yaparlar. Böyle bir sevgi selinin önünde asla durulamaz. İnsanlar akın akın stattan dışarıya akıp, rakip taraftarların boğazına sarılırlar, tebrik ederler,öperler adeta, öperler de öperler…

Milletçe böyleyizdir biz. Sıcak kanlı, fıkır fıkır. Biz başkaları gibi coşkumuzu bastırabilecek karakterde olamayız ki!

Biz adamı çoook severiz, sevmek ne kelime öperiz, bayılırız…

Düzyazı kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Ayakkabılar

Ucuz deterjanla yıkanmış bir gömlekle, pahalı deterjanla yıkanmış bir gömlek arasında ne fark vardır? Fark yoktur. Tıpkı tüm toplumu taşıyan memur, işçi, esnaf sınıfı ile insanları taşıyan ayakkabılar arasında fark olmadığı gibi. Anlayacağınız altta kalmak ve ezilmek, taşıma görevini yerine getirenlerin ortak kaderi, bir tür ayakkabı hariç!

AyakkabılarKazandığının yarısını vergiye veren Hilmi Efendi ile hiç kazanamadan vergi veren Selim Bey, çocuğunu okula kaydettirebilmek için yüz milyon bağış yapmaya zorlanan Kamil Bey, tatillerde ve okul saatleri haricinde ayna, tarak, tırnak makası, çakmak satmak zorunda olan Salih Öğretmen ve niceleri… Bu insanların kimi çarıktır, kimi postal, kimi de burnu açılmış bir iskarpin.

Çarık Efendi hesaplamıştı; traktörünü sattığında hem gübre için bankaya taktığı borcu ödeyebilecek hem de sattığı traktörün yerine besilisinden bir çift öküz alabilecekti. Yıllar önce traktör aldıklarında sattıkları ineğin alınlığını bile sandıklardan çıkartıp hazır etmişti alacağı öküzlere. Nazar taşı işlemeli şahane bir “Sarıkız” yazıyordu alınlıkta. “Öküz bayağı bozulacak bu Sarıkız adına.” dedi kendi kendine. Ama insan tutumlu olmalı, değil mi ya? Çarık Efendi devrisi gün traktörü satıp koştu bankaya. Borcunu ödemek isterken öğrendi ki borcu kadar faiz birikmiş. Traktörden aldığı bütün parayı bankaya teslim etti. Sonra, öküz möküz alamadan boynu bükük halde köyüne döndü. Önümüzdeki yıl Çarık Efendi ile karısı sabana kendilerini koşacak.

Kundura öğretmen bir müzik öğretmeni. En güzel türküleri maaşını aldığı gün söyler: “Ayağında kundura, yar gelir dura dura”. Kundura Öğretmen ayda beş gün türkü okur.

Minik iskarpin henüz on yaşında. İki yıldır bir viranede tek başına yaşıyor.Tabii, hayatı devam ettirmeyi yaşamak olarak bellediği için halinden fazla müteessir değil. Minik iskarpini ne kurulup yıkılan koalisyon hükümetleri, ne terör, ne enflasyon, ne delik ozon, ne erozyon, ne de milli takımın Dünya Kupasına katılıp katılmaması ilgilendiriyordu. Onun derdi sokak kedilerininkinden pek farklı değil; bir parça ekmeği oldu mu o gün dünyanın en mutlu insanıdır Minik İskarpin. Söylemesi ayıp birazcık da tiner getirmişse arkadaşı, değmeyin keyfine. Tek şikayeti iskarpininin burnunun sürekli açılması. Tatlı tatlı sitem eder ayakkabısına:”Burnuna yapıştırıcı yiye yiye benim gibi müptela olup çıkacaksın.”.

Piyade er Çizmeoğlu Postal, şehit düşmeden evvel Nusaybin’de askerdi. Yirmi yıllık ömründe sağlam tek ayakkabısıydı askerde kendilerine dağıtılan postal. Postalıyla gömüldü.

Bir de Sayın Mokasen var; tozu, toprağı, çamuru, postalı, çarığı, kundurayı, çizmeyi, iskarpini tanımayan Sayın Mokasen. O, vatan için ölmedi, aç kalmadı, her gününü şarkılı türkülü geçirdi. Her zaman binlerce öküz alacak parası oldu Sayın Mokasen’in.

İşte ayakkabılar, ezilenler, ezenler. Yolları yürümekle aşındıramayıp kendileri aşınan ayakkabılar. Onlar vatan için kendilerini parçaladılar.

Düzyazı kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Revani

Revaniyi limon aromalı mı portakal aromalı mı seversiniz? Biz bu sefer portakalı denedik. (Not: Verilen ölçülerdeki bardaklarımız su bardağı olacak)

RevaniMalzemeler:

1 portakal kabuğu
Kabartma tozu
Vanilya
4 yumurta
1 bardak sıvı yağ
2 bardak un
1 bardak yoğurt
1 bardak şeker
1 bardak irmik

Yapılışı:

Yumurtaları veşekeri bir kapta mikserle iyice çırpın. Daha sonra diğer malzemeleri ekleyerek bir kaşık yardımıyla karıştırın. Karışımı yağlanmış cam bir tepsiye dökün. Tepsinizi önceden 180 °C’ye kadar ısıtılmış fırına koyarak 20 dakika kadar bekletin. Daha sonra 5 bardak suya 4 bardak şekeri ekleyin. Çeyrek portakalı dilimleyerek şerbetin içine koyun ve kaynatın. Şerbeti revaninin üzerine dökmeden önce bir kevgir yardımıyla portakal parçalarını alın. Şerbeti ılık halde revaniye azar azar dökün. Revanimiz tamamen soğuyunca üzerini hindistan ceviziyle süsleyin. Tercihinize göre kaymakla servis yapabilirsiniz. Afiyet olsun.

Yemek kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Alman Pastası

 

Alman PastasıKek için malzemeler:

2 yumurta
1 çay bardağı şeker
1 çorba kaşığı margarin
1 çay bardağı yoğurt
3 çay bardağı un
Limon kabuğu rendesi

 

Krema için Malzemeler:

1 yumurta
2 yemek kaşığı şeker
2 su bardağı süt
2 yemek kaşığı un
Vanilya
Limon kabuğu rendesi
Pudra şekeri

Yapılışı:

Tüm kek malzemelerini karıştırıp, yağlanmış kek kalıbına dökün. Önceden ısıtılmış 180 dereceli fırında 20 dakika kadar pişirin. Kek pişerken krema malzemelerini de karıştırarak pişirin. Kaynadıktan sonra fazla katılaşmaması için uzun süre ocağın üzerinde tutmayın. Keki ortadan ikiye ayırın. Alt katın üzerine kremayı dışarıya taşacak gibi serin. Bu katın üzerine kekin üst parçasını kapatın. Kekin üzerine bir elek veya çay süzgeci yardımıyla bolca pudra şekeri gezdirin.

Afiyet olsun.

 

 

Yemek kategorisine gönderildi | Yorum bırakın